EGOBİYAT – Edebiyat Durağı

LÜTFEN DİKKAT

Bu blogdaki yazılar kaynak belirtilmediği sürece yazarına aittir.

Bu blogdaki yazıları kaynak belirtmeden kullanmak; kanunen suç olmakla birlikte kul hakkına da girer.

Kaynak belirtilmeden kullanıldığı takdirde; haberimiz olsun veya olmasın, en basitinden hakkımızı Kıyamet Günü’nde ararız.

10 Şubat 2009 Yazan: egobiyat | Kategorisiz | | Henüz Yorum Yok

GÖZLERİMİ …

  - Yaşam; gözlerini bir kez açıp, bir kez kapamaktan ibarettir. -
 

            Gözlerimi açıyorum. Şimdi çimenler üzerindeyim. Ilık rüzgâr okşarken yüzümü, karışık çiçek kokularının o şaşırtıcı ahengini çekiyorum içime. Kendimden geçiyorum. Sağımda mor kır çiçekleri, solumda sarı laleler… En altta yemyeşil çimen. Masmavi gökyüzünün kapladığı bu renk cümbüşü, baharın mutluluk bayramıyla coşuyor adeta. Huzur doluyor ruhuma. Bu ahengi özümserken bir kez daha gözlerimi kapıyorum ve rüzgâr kayboluyor yavaşça.

 

            Gözlerimi açıyorum. Şimdi sessiz bir göl üzerindeyim. Üstte mavi buhar kaplamış gök olmuş, altta mavi sular kaplamış göl olmuş. Dört bir yanda, ufukta birleşip de kardeş olmuş. Bağdaş kurmuş vaziyette dururken ara sıra dizlerim suya değiyor. Serin sular ruhumun derinliklerine kadar işleyip, sükûnet dolduruyor her bir hücreme. Ara sıra gelen su şıpırtılarının sesleri doğanın en güzel şarkısını çalıyor kulağıma. Bu serin sulara bırakmak istiyorum kendimi ama yapamıyorum. Aklımın bir kısmını burada bırakarak gözlerimi kapıyorum.

 

            Gözlerimi açıyorum. Şimdi boşlukta, gökyüzündeyim. Ardımda koca bir dağ… Altımda renk renk vadiler, ovalar, tepeler ve yamaçlar. Sert bir rüzgâr ara sıra beni sallıyor ama üşütmüyor. Şimdi doruklardayım. Tek ziyaretçilerim ara sıra geçen kartallar. Özgürlük bu olsa gerek. Tüm sıkıntılardan uzak, istediğin kadar yalnız, istediğin kadar özgür… Her yer avuçlarının içinde. Bu yüksekte özgürlük başka. Benzemiyor hiçbir aşka. Uçmak istiyorum daha uzaklara, yapamıyorum. Özgürlüğü bütün damarlarımda hissediyorum ve gözlerimi kapıyorum.

 

            Güneşin ilk ışıkları vurduğunda odama, açıyorum gözlerimi. Sıcak yatağımda yatarken, gözlerim tavanda, az önce gördüğüm rüyayı düşünüyorum. Yavaşça yatağımda doğrulup, dün akşamdan kalan roman taslak notlarımı, masanın üstünden çekip alıyorum. Gördüklerimi malzemeler listesine eklerken, dün son yazdığım cümle dikkatimi çekiyor. Son cümleme bakıyorum: “Gözlerimi kapıyorum.

 

5 Mart 2009    

15 Aralık 2009 Yazan: egobiyat | Kategorisiz | , , , , | Henüz Yorum Yok

KENT PARK’TA BAHAR

            Çarşı tarafından Çark Caddesine dalıp da, yaşamın bir başka aktığı trafiğe kapalı bölümünden çıkınca dümdüz devam edin yola. Giderken sağa bakın daima. Evvela okulları göreceksiniz. Abi kardeş gibi yanyanadırlar. Önceleri kucak kucağa dursalar da sonradan ayrılmıştır bahçeleri. Sonra Çark Kışlası başlar. Vatanımızı koruyan kahraman Mehmetçiklerimizin gururlu sesini duyarsınız: “Her şey vatan için.” Geçerken kapıdaki nöbetçiye selam vermeyi ihmal etmeyin ama şafak sormayın. Sağınızda kışla ilerlerken, bulunduğunuz kaldırımdaki asırlık kavlanlar size eşlik edeceklerdir. Ne zaman buradan geçsem, Fatsalı halk şairi Dursun Ali Akınet’in “Kavlan Ağacı” şiiri gelir aklıma. Fatsa Atatürk Parkına yolunuz düşerse o şiiri, ulu çınarın gölgesinde yazılı bulursunuz:

            Bir sevda uğruna tutuşup yansam,
              Düşlerime girsen, öyle uyansam.
              Ne zaman gurbette sılayı ansam,
              Aklımdan geçerdin kavlan ağacı.

            Hele de baharda geçiyorsanız oradan, akasyaların baharı çağrıştıran o muhteşem kokusu sizi sarar da mutlu, mesut hülyalara dalarsınız. Sağınızdaki avluyu kaplayan geniş yapraklı sarmaşıklar, solunuzdaki yaşlı çınarların gölgesi, bedeninizi değil ama ruhunuzu uzaklara, çok uzaklara taşır. Kışla bittiğinde yine sağda Sakarya Stadını görürsünüz. Tatangalar‘ın buluşma mekânıdır orası. Her daim yanındadırlar takımlarının. Tam karşısında Vali Konağı vardır stadın. Bu sefer Vali Konağının önüne geçer, öyle devam ederiz yolumuza. Solumuzdaki Vali Konağı bittiğinde artık Kent Park‘a gelmişsiniz demektir.

            Parkın mütevazı girişinden girdiğinizde; yürüyüş yolunun iki yanında uzanan geniş çimenler, hava güzelse çimenlere uzanmış insanlar, ağaçların dibinde sevgililer, çocuklar; kısacası Adapazarı halkını orada bulursunuz. Sizden önce gelmişlerdir oraya. Yürüyüş yolundan devam edin. İdare amirliğini geçince hemen sağda; eski ahşap köprüleri andıran, kırmızı, genişçe bir köprü tümsek yaparak Çark deresinin üstünden atlar. Evet; hemen sağınızdan -parkın kenarından devam eden- Çark deresi akar. Köprünün tam tepesinde durup da aşağıya, dereye bakarsanız sessiz sessiz, şırıl şırıl aktığını görürsünüz. Sürekli akar, hiç durmadan. Tıpkı hayat gibi… Ne akan sular durur, ne de hayat… Akan sulara bakarken insan, hayatımızın da akıp gittiğini daha iyi anlar.

            Köprüden devam edip de inersek parktan çıkmış oluruz. O yüzden ben geri dönüp, hemen Çark’ın yanından ilerleyen yürüyüş yoluna girerim. Sarı yürüyüş yolundan ilerleyince az ilerideki mini baraj ile birlikte, derenin hemen kenarında, yürüyüş yolu ile paralel uzanan ahşap yol başlar. Bu yolun kimi yerinde, yine ahşaptan çardaklar bulunur. Bu çardaklar dışa doğru (dereye doğru) çıkıntı yaparlar. Karşılıklı iki yanda oturma yerleri, tam ortalarında da çöp tenekesi bulunur. Üstü de örtülü olan bu çardaklar; sevgililerin buluşma, evlilerin bakışma, avarelerin uyuşma, çocukların oynaşma, kimilerinin de okuma mekânlarıdır. Bazen ruhum daralıp da canım sıkıldığında bu çardaklara gelir, otururum. Güneşin sevecen sıcaklığı üzerimde, baharı koklar, kuş ve çocuk seslerini dinler, derenin akışını izler ve kitap okurum. Böyle bir ortamda en iyi Sait Faik okunur, herhalde. İşte bu satırları ben, iki bin dokuz yılının Mayıs ayında, sıcak bir günde Kent Park‘ta yazdım.

14 Mayıs 2009 Yazan: egobiyat | Kategorisiz | | Henüz Yorum Yok

YOLCULUĞUN SONU

 

            Sabahın dokuz buçuğu. Telefon çalıyor. Beklediğim bir telefonmuş gibi tereddüt ediyorum açmakta. Biran ruhuma dolan kara bulutlar nefesimi kesiyor. Açıyorum, teyzem diyor, “baban rahatsızlandı yine.” O günkü tartışmamızdan sonra benimle konuşmak istiyormuş. Dargınlık çıkarmak olmazmış! Hemen hazırlanıp çıkıyorum dışarı. Allahtan arabaya dün almıştım benzini. Arabanın yanına varınca anahtarları almadığımı fark ediyorum. Üçüncü kattan anahtarları alıp geldiğimde bu sefer el frenini indirmeden kalkmaya çalışıyorum. Kafam allak bullak. İçimde kabaran duyguları adlandırmakta zorlanıyorum. Babamı bilirim; rahatsızlandı mı kötü olur. Kalp, tansiyon, maazallah… Şu sigarayı da bırakmadı zaten.

            Hemen de anlatmış teyzeme olayı. Hoş, duymuştur ya zaten. Annem öldüğünden beri pek bir asabi oldu: Çok çabuk sinirlenir, olmayacak şeylere kızar, hatta sokakta oynayan çocuklara bile tahammül edemez.

            “Dargınlık çıkarmak olmazmış!” Sanki ben istedim tartışmayı. Hiç dinlemiyor ki beni. Sanıyor ki, her dediği doğru. Ruhumu saran kara bulutlar tekrar saldırıya geçiyor. Terliyorum. Çıkardığım montu arkaya atarken; “keşke telefonum olsaydı” diyorum şimdi, nasıl bunu itiraf etmeye cesaret edebiliyorum diye şaşarak. Bunları düşünürken, az önce dalgınlıkla kırmızıda geçtiğimi fark ediyorum. Yine neler oluyor bana? Ben böyle dalgın biri değildim. Zaman mı yıpratıyordu, yoksa olaylar mı?

            O cumartesi akşamı boşandığım eşimden açmıştı yine konuyu. Ama konunun nereye geleceği belliydi zaten. Aniden frene asılıyorum önüme atlayan yayaya çarpmamak için. Ben mi dikkatsizim diğerleri mi, anlamadım! Babam her zamanki gibi beni suçlayarak nutuk çekmeye başlamıştı. Bu kadarla kalsa sorun değildi elbette. Ama öbürüyle evlenmedim diye de üzerime bu kadar da gelinmez ki! Üstelik kadın daha önce evlenmiş. Artık saydı, döktü ne varsa… Ne onda sabır kalmıştı, ne de bende. Atıştık bir süre karşılıklı. Tamam, yapmamalıydım ama benim de sabrımın bir sonu var. Bazen düşünüyorum da hayat mı acımasız yoksa insanlar mı?

            Beynim bambaşka yerlerde dolaşırken; arabamla ben bazen sağa, bazen sola dönüyor, bazen üstgeçitten çıkıp, ışıklardan geçiyoruz. Ezbere gittiğimi fark ediyorum. Sanki beynim programlanmış ve o program dâhilinde ilerliyor.

            “Dargınlık çıkarmak olmazmış!” Şimdi düşünüyorum da babama karşı çok haksızlık yapmışım. Ona o lafları söylememeliydim. Haksız da olsa, yanlış da olsa o kadar ileri gitmemeliydim. Midem yanmaya başladı yine. Yanımda çiğneme tableti de yok, hay aksi! En nihayetinde o benim babam. Hem; hem teyzeme ne oluyordu ki hemen müdahil oluyor olaya?

            “Dargınlık çıkarmak olmazmış!” Ben babamla dargın olabilir miyim hiç? Doğduğumdan beri az mı emeği geçti üzerimde. İyi günümde de, kötü günümde de hep yanımdaydı. Ama şimdi ben onun yanında mıyım? Hayat bu, diyoruz ya; gerçekten böyle mi olmalıydı?

            O anda önümdeki araç yavaşlayınca sert bir şekilde çarpıverdim. İlk şoku atlatınca, ışığa yakalanan aracın yavaşladığını ve benim de bunu fark edemeyip arkadan çarptığımı anladım. Bana bir şey olmamıştı ama arabanın ön kısmı fena durumda olmalıydı. Hemen çıkıp çarptığım aracın arkasına baktım. Şükür ki bu bir jipti ve geniş çelik tamponu sayesinde, tampondaki çizikler dışında bir şey yoktu. Adam anlayışlı biriymiş de birkaç bilgi vererek daha sonra halletmek üzere anlaştık. Tabii benim arabanın ön tarafı bir hayli hasarlıydı. Ancak kaybedecek zamanım olmadığı için arabaya atladığım gibi düştüm yola. Kaza benim suçumdu. Bunu kabul ediyorum. Aslında yola çıktığımdan beri dalgınlığım sinyal verip duruyordu. Ama anlayamamışım işte. Neyse ki ucuz atlattım. Bundan sonra kalan az yolumu dikkatimi toplayarak gitmeye karar verdim. Ve de babamın yanına gidip; özür dilemeye, hatalı davrandığımı söylemeye karar verdim. Apartmanın önünde her zaman park ettiğim yere arabayı bırakıp, binaya dalarken, 10 dakika kadar önce babamın bizi yapayalnız bıraktığını bilmiyordum. Tıpkı annem gibi…

 

22 Şubat 2009

 

13 Mayıs 2009 Yazan: egobiyat | Kategorisiz | | 1 Yorum

Can Kırıkları – I

          Cam parçaları, yoktur hükümleri.

          Can kırıkları, acıtır yürekleri.

          Seviyorsan birini, vardır sebepleri.

          Unutmaksa en zor, gerçekleri…


10 Mart 2009

10 Mart 2009 Yazan: egobiyat | Kategorisiz | , , , , , , , , , , , , , | Henüz Yorum Yok

HÜZÜN YAĞMURLARI

 

       Bu sabah hüzün yağıyor yine sokaklara. Güneş umutları gizlemiş bulutlar ardına. Gökyüzü somurtmuş, güneş susmuş. Kuşlar bile yuvalarında…

 

       Penceremden bakarken dışarı sırılsıklam oluyorum hüzün yağmurlarında. Odamın her köşesine mutsuzluk yağıyor adeta. Aynam bile somurtuyor karşımda. Gün sessiz, sokak sessiz, küsmüşüz kaderimize…

 

       Neden bu kadar mutsuzum bugün? Mutsuz olduğum için mi yağıyor yağmur, yoksa yağmur yağdığı için mi mutsuzum? Canım sıkkın, dolaşıyorum odamda. Elime bir kitap alıyorum ama sıkılıyorum az sonra. Hava kapalı, ruhum kapalı, ben evde kapalı… Annemle çekilmiş o eski fotoğrafıma bakıyorum. Arkamızdaki o eski evin ne kadar da mahzun göründüğünü farkediyorum ilk defa. Sonra telefona ilişiyor gözüm. Sanki her an çalabilirmiş gibi. Neden dostlar aramazlar ki böyle zamanlarda. Yatağıma oturup, sırtımı karyolanın başına dayıyorum. Saatin tıkırtısı yağmurun çıtırtısına karışıyor. Bulutlarsa ara sıra huzursuz huzursuz homurdanıyor. Başka bir ses de duyulmuyor… Yağmur damlalarının çıkardığı farklı sesleri dinliyorum şimdi. Farklı zeminlere düşen damlaların çıkardığı farklı sesleri… Kaç çeşit ses olduğunu saymaya çalışıyorum ama başaramıyorum.

 

       Ruhum daralıyor yine. Yataktan fırlıyorum. Bu sefer balkona çıkıyorum. Vücudumu saran serin hava kısa bir şok yaşatıyor bana. Hafif rüzgarın etkisiyle ara sıra elime ve yüzüme çarpan soğuk yağmur damlaları beni buradan çok uzaklara, geçmişe götürüyor. Henüz çocuk denilebilecek bir yaşta; gecenin bir vaktinde kız başıma, yağmur altında dönüşlerimi hatırlıyorum evime. Üç yada dört kezdi. Gözlerimi parlatan bir ışık ile bedenime döndüğümde şimşek çaktığını anlıyorum. Hemen ardından kuvvetli bir ses ile irkilip, tekrardan kendimi içeri atıyorum. Ve tekrar yalnız ve hüzünlü odamda, hüzün yağmurlarıyla ıslanmaya devam ediyorum…

 

1 Mart 2009 Yazan: egobiyat | Kategorisiz | , , , , , , , , , , , , , , , | 4 Yorumlar

ARKADAŞIM KARDANADAM

 

       Benim bir arkadaşım var. Ama sadece kışın görüşebiliyoruz. Adı Kardanadam. Her kış bahçemizin aynı köşesine koyduğumuz Kardanadam benim en iyi arkadaşım. Hep onunla konuşurur, beraber oyun oynarız. Üşüyüp de eve girdiğimde de hemen pencerenin başına geçip onu izlerim. Önceleri onun da dışarıda üşüyeceğini sanıyordum ama annem bana Kardanadamların dışarıda üşümeyeceğini söyledi ve baksana ne kadar da mutlu bakıyor dedi. Gerçekten de halinden çok memnun gözüküyordu. Ama o zamanlar ona kızıyorum. Çünkü ben içerdeyim o dışarıda. Beraber konuşamıyoruz bile. Üzgün Sonradan pencereden uzaktan uzağa anlaşmaya başladık. Mesela komik şeyler yaparak onu güldürmeye başladım. Sonra yanından bir kedi geçince korkardı ilkin. Çok komik. Siritiyor

 

       Ama Kardanadam’ın hiç anlaşamadığı biri var. O da Güneş. Güneş Kardanadam’ı hiç sevmiyor. Ne zaman parlamaya başlasa zavallı Kardanadam somurtmaya başlıyor. Çok parlak ve sıcak olursa da Kardanadam’ı eriterek suya çeviriyor. Öyle kızıyorum ki Güneşe. Öfkeli Ne olur anlaşsalar yani. Bir keresinde Kardanadam’a sordum. Dedim ki siz neden hiç anlaşamıyorsunuz, Güneşe kötü birşey mi söyledin de seni hemencecik eritiyor. Ben de bilmiyorum Selim’cim dedi ve ağlamaya başladı. Onu görünce ben de ağladım. Agliyor Ağlama Kardanadam; o seni eritse de ben seni annemle tekrar yapacağım, söz dedim. Kardanadam kışın ne zaman erise biz annemle tekrar yapıyoruz Kardanadam’ı.

 

       Ama kış bitip de bütün karlar eriyince Kardanadam da yok oluyor. Hem de ta bidahaki kışa kadar. Ne olur Güneş Kardanadam’ı eritmese. En sevdiğim arkadaşımı eritmese ne olur. O zaman yazın beraber kumda oyun oynarız Kardanadam’la. Belki denize bile gireriz. Belki de yüzme bilmiyordur. Olsun ben de bilmiyorum zaten. Gülümsüyor Kıyıda oynardık beraber. Ona yazın öten kuşları gösterirdim bizim bahçede. Her sabah gelip su içişlerini izlerdik. Aslında yazın Güneşi seviyorum. Çok hoşuma gidiyor. Bizi ısıtıyor hep. Ama kış geldi mi hemencecik değişiveriyor Güneş. Kışın gıcık oluyorum Güneşe. Sinirli Kışın da bizi ısıtsa ya. Ama Kardanadam’ı eritmeden.

 

       Neyse ben de Kardanadam da alıştık buna. Çünkü hep böyle oluyor. Biz de kışın arkadaşım Kardanadam’la doyasıya eğleniyoruz. Kış biterken de vedalaşıyoruz. Tekrar görüşürüz diyoruz. Ve bidahaki kış Kardanadam tekrar geliyor. Keşke babam da hiç olmazsa kışın gelseydi ama o hiç gelmiyor. Üzgün

 

13 Şubat 2009 Yazan: egobiyat | Kategorisiz | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorumlar

KALBİMİN DERİNLİKLERİNDE

       Yürüyorum, kalbimin bilinmeyen derinliklerinde. Kayıp olan güzel anılarımın peşinde. Ama nerede? Kim bilir hangi köşede?

       Endişelerimle karşılaşıyorum önce. Hatırlamakta zorlanıyorum, benim miydi bunlar diye. Sonra şaşıyorum durduklarına hala kalbimin bir köşesinde.

       Ve işte korkularım. Aman Allah’ım! Bunlar ne kadar da korkunç anılarım. Bunları bir an önce çıkarıp atmalıyım. Ya tekrar çıkarlarsa ben ne yaparım?

       Ve nihayet ilk ışık huzmesi. Karanlık bir tünelin sonundaki ışık gibi. İlk umut. Yaklaşıyorum emin adımlarla. Yaklaştıkça içimde bir mutluluk kabarıyor adeta.

       Artık ışık o kadar parlak ki gözlerimi kısmaktan hiçbir şey göremiyorum. Tıpkı karanlık bir mahzenden dışarı çıkar gibi. Kör edici aydınlıkta ilerledikçe yavaş yavaş gözlerim alışıyor bu ortama. İçimdeyse pır pır havalanacak bir kuş var sanki.

       Gözlerim görüyor artık onları. Evet. Hepsi buradalar. İnanılır gibi değil. Birçoğunu hatırlamakta zorlanıyorum önce. Bunların ne işi var kalbimin en derin yerinde? İlk doğum günü partim mi dersiniz, dönem sonu partileri mi dersiniz, sevgilimden aldığım ilk ve en değerli hediye mi… Az sonra çok garip bir şeyle karşılaşıyorum. Bunu bir türlü hatırlayamıyorum. Ne işi var bunun kalbimde? Nasıl burada olabilir?

       Bir sevgili görüyorum. Gözleri yeşil, saçları sarı; yaşı genç, boyu fidan. Hayali bir sevgili imiş burada duran. Rüyalarda karşına çıkan, hiç konuşmayan, sessizce gülümseyen. Ama yine de çok ama çok güzel olan. Hayali bir sevgili. Nasıl olur? Böyle bir şey yapmış olamam, diyorum kendime. Sonra vedasını izliyorum sevgilinin. İlk defa konuşuyor. Ayrılmak zor diyor. Ama böyle olmalı.

       Buradaki anılarımın hepsiyle dışarı çıkmalıyım. Korku ve endişelerimi atmalı, bu anıları kalbimin baş köşesine koymalıyım. Koymalıyım ki; gençleşeyim, huzur bulayım.

13 Şubat 2009 Yazan: egobiyat | Kategorisiz | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Henüz Yorum Yok

YAĞMUR ALTINDA

            O akşam yağmur başlayınca fırsat bu fırsat deyip attım kendimi dışarı. Uzun zaman olmuştu yağmur altında yürümeyeli. Üstelik yanıma şemsiye bile almamıştım. Montumu iyice kapayıp ellerimi de ceplerime koyunca başladım bir düşünce yolculuğuna.

            Akşamın bu vaktinde az yağmur yağıyordu ama beni düşüncelere sevk etmeye yetmişti. Yağmur kâh yere yağıyor, kâh yüreğime yağıyordu. Düşüncelere dalmış yürürken yanımdan gölgeler geçiyor, sesler geçiyor, ışıklar geçiyordu. Beynim değil ama ayaklarım yön veriyordu şu ıslak yolculuğuma.

Nereye gidiyorum bilmiyordum ama beynimin nerede olduğu belliydi. Çocukluğumu hatırladım önce. Gün kısalarında hava karardıktan sonra okuldan çıkınca hep telaşlanır, korkardım ilkokula giderken. Eve varıncaya kadar yürüdüğüm yollarda için için ağlardım hep. Çocukluk işte. Şimdi komik geliyordu ya.

Lisedeyken yağmur altında okula yürürken hep derin düşüncelere dalar; bazen dersleri, bazen kızları, çoğu zaman da dünyayı ben kurtaracakmışım gibi felsefi konuları takardım kafaya. Düşündük de ne oldu sanki.

Sonra yağmur altında tanıştığım sevgilimi hatırladım. Tam 3 sene beraber takılmıştık hiç sıkılmadan. Sonra… Sonra ne olduysa artık anlaşamayıp ayrılmıştık. Pek derin bir sızı bırakmıştı bu bende. Çünkü hala hatırımdadır. Yıllar geçip gidiyor işte.

Kendime geldiğimde kırmızı ışıkta bekliyorum. Sarı bir taksinin hızla geldiğini fark ediyorum. Islanmamak için kenara çekiliyorum ki taksi köşede duruyor. İçinden kırmızılı alımlı bir bayan iniyor. Aceleyle evine doğru yöneldiği sırada yeşil yanıyor. Karşıya geçerken bu sahne beni tekrar geçmişe sürüklüyor. Çalıştığım işyerindeki patronumuz vefat etmişti. Kanserdi sanırım. Tabi hemen yeni bir patron bulundu. Onu karşılama görevi de bana düşmüştü. Serin havada yeni patronumuzu beklerken aniden yağmur bastırmış, deyim yerindeyse sucuk gibi olmuştum. Üstelik saçak altında olmama rağmen. Kendisi geldiğinde iyi bir laf sokmayı bile düşünmüştüm artık. Ama arabadan kırmızılı genç bir bayan inince afallamıştım; ne yalan söyleyeyim. Tabii kızma hayallerim suya düşmüştü ama neyse ki yeni patronumuz insaflıymış da bana bir günlük izin vermişti. O zaman kızdığım yağmur şimdi yüreğime ilaç gibi sızıyordu adeta.

Bu olaydan yıllar sonra yine bol yağmurlu bir günde babam vefat etmişti. Hatta mezarına defnederken bile yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyordu. Ama yüreğimdeki yağmurun şiddeti çok daha fazlaydı. Hâlâ ara sıra babamı düşündükçe yüreğimdeki yağmur taşar da artık gözlerimden boşalmaya başlar. Yine de hayat devam ediyor.

Yağmurun bana getirdiği en güzel hediye ise biricik kızım Sedef’ti hiç şüphesiz. Yine yağmurlu bir sonbahar akşamında heyecanların en büyüğünü yaşamıştım. Dışarıda yağan yağmur umuttu, bereketti, mutluluktu, sevinçti o akşam. “Ne kadar da güzel yağıyor Ya Rabbi!” demiştim. Şimdiyse doğum gününe sayılı günler kalmıştı artık Sedef’in. Dokuz yaşına basacaktı. İnsan artık ailesini düşünmeden onlar olmadan yapamıyor.

Şimdi bir okulun önündeydim artık. Uzun zaman önce bendim okul sıralarında; şimdiyse kızım gidiyordu okula. Zaman hızla geçip giderken, geride acı tatlı bir sürü anı bırakıyordu insanda. Yaptıklarından pişmanlık, yapamadıklarından özlem duymamalıydı insan. Hayat öyle veya böyle geçip gidiyordu. Önemli olan insanca yaşayıp, yaşadıklarına şükretmek olmalı.

13 Şubat 2009 Yazan: egobiyat | Kategorisiz | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Henüz Yorum Yok

ŞÜKÜR

       Bundan birkaç sene öncesiydi. Hâla hatırımdadır. Tatil için deniz kenarında bir semte gitmiştim. Kumsalda kayalıkların arasında geziniyordum. Birden kayalıkların arasından kıskaçlı tek kolu olmayan ve bir iki ayağı kopmuş bir yengeç çıkageldi. Zavallı zorlukla yürümeye çalışıyor, fakat yana doğru sendeliyordu. İlk olarak aklıma bunu bir insanın, bir çocuğun yapmış olabileceği geldi nedense. Onu o durumda görünce çok acıdım ve acılarına son vermek için onu öldürmeye karar verdim. Çevremden bulduğum irice bir kayayı iki elimle kaldırıp istemeye istemeye de olsa tam üzerine indirecekken;

       ”Dur yapma!” diye bir ses duydum. Cılız bir sesti. Birden dönüp arkama baktım. Ama orada kimse yoktu. Sağıma baktım, soluma baktım kimse yok. Önüme dönmek üzereyken;

       ”Ne olur öldürme beni!” dedi bu sefer aynı ses. İşte o zaman bu sesin zavallı yengeçten geldiğini dehşetle farkettim. Bütün tüylerim diken diken olmuştu. Büyük bir şok içinde;

       ”Ama sen… Nasıl?… Konuşuyorsun…” diyebildim sadece kekeleyerek. Ve tekrar başladı konuşmaya. Bu sefer durmuş, kıpırdamıyordu:

       ”Ben cezalıyım.”dedi. Ben daha da şaşırarak:

       ”Ama nasıl olur? Sen ne suç işleyebilirsin ki!” dedim şaşkınlıkla.

       ”Ben elimdekilerle yetinmesini bilemedim. Kendimi küçük görüp balıklara özendim. Onlar gibi uzaklara yüzüp açılmak istedim. Sonra karadaki hayvanlara özendim. Onlar gibi büyük yiyecekler yemek istedim. Hem de benden çok büyük. İşte bu yüzden Rabbim beni cezalandırdı. Ama artık anladım ki, *ben birçok hayvanın yapamadığını yapabiliyorum. Hem denizde hem karada yaşayabiliyorum.* Bu en büyük özeliğimi görememişim.”

       ”Şimdi ne olur beni öldürme. Ben cezalıyım. Nasıl olsa Rabbim benim canımı az sonra alacaktır.”

       Bunları duyduktan sonra elimdeki taşı yavaşça yan tarafa bıraktım ve aklımdan geçen cümleyi yüksek sesle söyleyiverdim:

       ”Allahım; bana doğruyu gösterdiğin için sana şükürler olsun.”

13 Şubat 2009 Yazan: egobiyat | Kategorisiz | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Henüz Yorum Yok

MÜZİK KUTUSU

       Bayram sabahıydı. Her bayram olduğu gibi erken kalkmıştı. Yeni elbiselerini giymiş ve hazırlanmıştı. Babasıyla bayramlaşmış ve şimdi de onun camiiden gelmesini bekliyordu. Salona girdi. Ev sessizdi. Aynalı konsolun önüne gitti. Yavaşça müzik kutusuna yaklaştı. Bir an duraksadı. Sonra usulca müzik kutusunun kapağını açtı. Bu müzik kutusunu annesi doğum gününde hediye etmişti. Kutunun yanındaki balerini alıp yuvarlak aynanın üzerine yerleştirdi. O anda tatlı bir müzik ile birlikte balerin dönmeye başladı.

       Yedinci yaş gününde annesinin bu müzik kutusunu hediye ettiği anı nasıl unutabilirdi ki. Çok sevinmişti. Annesine sıkıca sarılmıştı o an. Sanki hiç bitmesini istemediği şekilde …

       Yaş gününden 5 ay sonra annesi rahatsızlanmıştı ve hastaneye kendisi gitmişti. İki gün sonra da ölmüştü.

       Şu anda 9 yaşındaydı ve annesini kaybedeli 2 yıl oluyordu. Onu o kadar çok özlüyordu ki. Keşke rüyalarında gördüğü gibi odasına gelseydi birgün. Başını okşasaydı. Sarılsaydı. Öpseydi.

       Bu müzik kutusu ondan kalan en canlı hatıraydı. Ne zaman bu müzik çalmaya başlasa annesi gelirdi gözlerinin önüne. Dışarıdan gelen bir köpek havlamasıyla düşüncelerinden sıyrıldığında, aynada gözlerinden süzülen yaşları farketti. Annesiz bir bayram daha geçiriyordu.

12 Şubat 2009 Yazan: egobiyat | Kategorisiz | , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum