ARKADAŞIM KARDANADAM
Benim bir arkadaşım var. Ama sadece kışın görüşebiliyoruz. Adı Kardanadam. Her kış bahçemizin aynı köşesine koyduğumuz Kardanadam benim en iyi arkadaşım. Hep onunla konuşurur, beraber oyun oynarız. Üşüyüp de eve girdiğimde de hemen pencerenin başına geçip onu izlerim. Önceleri onun da dışarıda üşüyeceğini sanıyordum ama annem bana Kardanadamların dışarıda üşümeyeceğini söyledi ve baksana ne kadar da mutlu bakıyor dedi. Gerçekten de halinden çok memnun gözüküyordu. Ama o zamanlar ona kızıyorum. Çünkü ben içerdeyim o dışarıda. Beraber konuşamıyoruz bile.
Sonradan pencereden uzaktan uzağa anlaşmaya başladık. Mesela komik şeyler yaparak onu güldürmeye başladım. Sonra yanından bir kedi geçince korkardı ilkin. Çok komik. 
Ama Kardanadam’ın hiç anlaşamadığı biri var. O da Güneş. Güneş Kardanadam’ı hiç sevmiyor. Ne zaman parlamaya başlasa zavallı Kardanadam somurtmaya başlıyor. Çok parlak ve sıcak olursa da Kardanadam’ı eriterek suya çeviriyor. Öyle kızıyorum ki Güneşe.
Ne olur anlaşsalar yani. Bir keresinde Kardanadam’a sordum. Dedim ki siz neden hiç anlaşamıyorsunuz, Güneşe kötü birşey mi söyledin de seni hemencecik eritiyor. Ben de bilmiyorum Selim’cim dedi ve ağlamaya başladı. Onu görünce ben de ağladım.
Ağlama Kardanadam; o seni eritse de ben seni annemle tekrar yapacağım, söz dedim. Kardanadam kışın ne zaman erise biz annemle tekrar yapıyoruz Kardanadam’ı.
Ama kış bitip de bütün karlar eriyince Kardanadam da yok oluyor. Hem de ta bidahaki kışa kadar. Ne olur Güneş Kardanadam’ı eritmese. En sevdiğim arkadaşımı eritmese ne olur. O zaman yazın beraber kumda oyun oynarız Kardanadam’la. Belki denize bile gireriz. Belki de yüzme bilmiyordur. Olsun ben de bilmiyorum zaten.
Kıyıda oynardık beraber. Ona yazın öten kuşları gösterirdim bizim bahçede. Her sabah gelip su içişlerini izlerdik. Aslında yazın Güneşi seviyorum. Çok hoşuma gidiyor. Bizi ısıtıyor hep. Ama kış geldi mi hemencecik değişiveriyor Güneş. Kışın gıcık oluyorum Güneşe.
Kışın da bizi ısıtsa ya. Ama Kardanadam’ı eritmeden.
Neyse ben de Kardanadam da alıştık buna. Çünkü hep böyle oluyor. Biz de kışın arkadaşım Kardanadam’la doyasıya eğleniyoruz. Kış biterken de vedalaşıyoruz. Tekrar görüşürüz diyoruz. Ve bidahaki kış Kardanadam tekrar geliyor. Keşke babam da hiç olmazsa kışın gelseydi ama o hiç gelmiyor. 
KALBİMİN DERİNLİKLERİNDE
Yürüyorum, kalbimin bilinmeyen derinliklerinde. Kayıp olan güzel anılarımın peşinde. Ama nerede? Kim bilir hangi köşede?
Endişelerimle karşılaşıyorum önce. Hatırlamakta zorlanıyorum, benim miydi bunlar diye. Sonra şaşıyorum durduklarına hala kalbimin bir köşesinde.
Ve işte korkularım. Aman Allah’ım! Bunlar ne kadar da korkunç anılarım. Bunları bir an önce çıkarıp atmalıyım. Ya tekrar çıkarlarsa ben ne yaparım?
Ve nihayet ilk ışık huzmesi. Karanlık bir tünelin sonundaki ışık gibi. İlk umut. Yaklaşıyorum emin adımlarla. Yaklaştıkça içimde bir mutluluk kabarıyor adeta.
Artık ışık o kadar parlak ki gözlerimi kısmaktan hiçbir şey göremiyorum. Tıpkı karanlık bir mahzenden dışarı çıkar gibi. Kör edici aydınlıkta ilerledikçe yavaş yavaş gözlerim alışıyor bu ortama. İçimdeyse pır pır havalanacak bir kuş var sanki.
Gözlerim görüyor artık onları. Evet. Hepsi buradalar. İnanılır gibi değil. Birçoğunu hatırlamakta zorlanıyorum önce. Bunların ne işi var kalbimin en derin yerinde? İlk doğum günü partim mi dersiniz, dönem sonu partileri mi dersiniz, sevgilimden aldığım ilk ve en değerli hediye mi… Az sonra çok garip bir şeyle karşılaşıyorum. Bunu bir türlü hatırlayamıyorum. Ne işi var bunun kalbimde? Nasıl burada olabilir?
Bir sevgili görüyorum. Gözleri yeşil, saçları sarı; yaşı genç, boyu fidan. Hayali bir sevgili imiş burada duran. Rüyalarda karşına çıkan, hiç konuşmayan, sessizce gülümseyen. Ama yine de çok ama çok güzel olan. Hayali bir sevgili. Nasıl olur? Böyle bir şey yapmış olamam, diyorum kendime. Sonra vedasını izliyorum sevgilinin. İlk defa konuşuyor. Ayrılmak zor diyor. Ama böyle olmalı.
Buradaki anılarımın hepsiyle dışarı çıkmalıyım. Korku ve endişelerimi atmalı, bu anıları kalbimin baş köşesine koymalıyım. Koymalıyım ki; gençleşeyim, huzur bulayım.
ŞÜKÜR
Bundan birkaç sene öncesiydi. Hâla hatırımdadır. Tatil için deniz kenarında bir semte gitmiştim. Kumsalda kayalıkların arasında geziniyordum. Birden kayalıkların arasından kıskaçlı tek kolu olmayan ve bir iki ayağı kopmuş bir yengeç çıkageldi. Zavallı zorlukla yürümeye çalışıyor, fakat yana doğru sendeliyordu. İlk olarak aklıma bunu bir insanın, bir çocuğun yapmış olabileceği geldi nedense. Onu o durumda görünce çok acıdım ve acılarına son vermek için onu öldürmeye karar verdim. Çevremden bulduğum irice bir kayayı iki elimle kaldırıp istemeye istemeye de olsa tam üzerine indirecekken;
”Dur yapma!” diye bir ses duydum. Cılız bir sesti. Birden dönüp arkama baktım. Ama orada kimse yoktu. Sağıma baktım, soluma baktım kimse yok. Önüme dönmek üzereyken;
”Ne olur öldürme beni!” dedi bu sefer aynı ses. İşte o zaman bu sesin zavallı yengeçten geldiğini dehşetle farkettim. Bütün tüylerim diken diken olmuştu. Büyük bir şok içinde;
”Ama sen… Nasıl?… Konuşuyorsun…” diyebildim sadece kekeleyerek. Ve tekrar başladı konuşmaya. Bu sefer durmuş, kıpırdamıyordu:
”Ben cezalıyım.”dedi. Ben daha da şaşırarak:
”Ama nasıl olur? Sen ne suç işleyebilirsin ki!” dedim şaşkınlıkla.
”Ben elimdekilerle yetinmesini bilemedim. Kendimi küçük görüp balıklara özendim. Onlar gibi uzaklara yüzüp açılmak istedim. Sonra karadaki hayvanlara özendim. Onlar gibi büyük yiyecekler yemek istedim. Hem de benden çok büyük. İşte bu yüzden Rabbim beni cezalandırdı. Ama artık anladım ki, *ben birçok hayvanın yapamadığını yapabiliyorum. Hem denizde hem karada yaşayabiliyorum.* Bu en büyük özeliğimi görememişim.”
”Şimdi ne olur beni öldürme. Ben cezalıyım. Nasıl olsa Rabbim benim canımı az sonra alacaktır.”
Bunları duyduktan sonra elimdeki taşı yavaşça yan tarafa bıraktım ve aklımdan geçen cümleyi yüksek sesle söyleyiverdim:
”Allahım; bana doğruyu gösterdiğin için sana şükürler olsun.”
MÜZİK KUTUSU
Bayram sabahıydı. Her bayram olduğu gibi erken kalkmıştı. Yeni elbiselerini giymiş ve hazırlanmıştı. Babasıyla bayramlaşmış ve şimdi de onun camiiden gelmesini bekliyordu. Salona girdi. Ev sessizdi. Aynalı konsolun önüne gitti. Yavaşça müzik kutusuna yaklaştı. Bir an duraksadı. Sonra usulca müzik kutusunun kapağını açtı. Bu müzik kutusunu annesi doğum gününde hediye etmişti. Kutunun yanındaki balerini alıp yuvarlak aynanın üzerine yerleştirdi. O anda tatlı bir müzik ile birlikte balerin dönmeye başladı.
Yedinci yaş gününde annesinin bu müzik kutusunu hediye ettiği anı nasıl unutabilirdi ki. Çok sevinmişti. Annesine sıkıca sarılmıştı o an. Sanki hiç bitmesini istemediği şekilde …
Yaş gününden 5 ay sonra annesi rahatsızlanmıştı ve hastaneye kendisi gitmişti. İki gün sonra da ölmüştü.
Şu anda 9 yaşındaydı ve annesini kaybedeli 2 yıl oluyordu. Onu o kadar çok özlüyordu ki. Keşke rüyalarında gördüğü gibi odasına gelseydi birgün. Başını okşasaydı. Sarılsaydı. Öpseydi.
Bu müzik kutusu ondan kalan en canlı hatıraydı. Ne zaman bu müzik çalmaya başlasa annesi gelirdi gözlerinin önüne. Dışarıdan gelen bir köpek havlamasıyla düşüncelerinden sıyrıldığında, aynada gözlerinden süzülen yaşları farketti. Annesiz bir bayram daha geçiriyordu.
LÜTFEN DİKKAT
Bu blogdaki yazılar kaynak belirtilmediği sürece yazarına aittir.
Bu blogdaki yazıları kaynak belirtmeden kullanmak; kanunen suç olmakla birlikte kul hakkına da girer.
Kaynak belirtilmeden kullanıldığı takdirde; haberimiz olsun veya olmasın, en basitinden hakkımızı Kıyamet Günü’nde ararız.
-
Yeni
-
Bağlantılar
-
Arşivler
- Aralık 2009 (1)
- Mayıs 2009 (2)
- Mart 2009 (2)
- Şubat 2009 (6)
-
Kategoriler
-
RSS
Yazılar RSS
Yorumlar RSS