YAĞMUR ALTINDA
O akşam yağmur başlayınca fırsat bu fırsat deyip attım kendimi dışarı. Uzun zaman olmuştu yağmur altında yürümeyeli. Üstelik yanıma şemsiye bile almamıştım. Montumu iyice kapayıp ellerimi de ceplerime koyunca başladım bir düşünce yolculuğuna.
Akşamın bu vaktinde az yağmur yağıyordu ama beni düşüncelere sevk etmeye yetmişti. Yağmur kâh yere yağıyor, kâh yüreğime yağıyordu. Düşüncelere dalmış yürürken yanımdan gölgeler geçiyor, sesler geçiyor, ışıklar geçiyordu. Beynim değil ama ayaklarım yön veriyordu şu ıslak yolculuğuma.
Nereye gidiyorum bilmiyordum ama beynimin nerede olduğu belliydi. Çocukluğumu hatırladım önce. Gün kısalarında hava karardıktan sonra okuldan çıkınca hep telaşlanır, korkardım ilkokula giderken. Eve varıncaya kadar yürüdüğüm yollarda için için ağlardım hep. Çocukluk işte. Şimdi komik geliyordu ya.
Lisedeyken yağmur altında okula yürürken hep derin düşüncelere dalar; bazen dersleri, bazen kızları, çoğu zaman da dünyayı ben kurtaracakmışım gibi felsefi konuları takardım kafaya. Düşündük de ne oldu sanki.
Sonra yağmur altında tanıştığım sevgilimi hatırladım. Tam 3 sene beraber takılmıştık hiç sıkılmadan. Sonra… Sonra ne olduysa artık anlaşamayıp ayrılmıştık. Pek derin bir sızı bırakmıştı bu bende. Çünkü hala hatırımdadır. Yıllar geçip gidiyor işte.
Kendime geldiğimde kırmızı ışıkta bekliyorum. Sarı bir taksinin hızla geldiğini fark ediyorum. Islanmamak için kenara çekiliyorum ki taksi köşede duruyor. İçinden kırmızılı alımlı bir bayan iniyor. Aceleyle evine doğru yöneldiği sırada yeşil yanıyor. Karşıya geçerken bu sahne beni tekrar geçmişe sürüklüyor. Çalıştığım işyerindeki patronumuz vefat etmişti. Kanserdi sanırım. Tabi hemen yeni bir patron bulundu. Onu karşılama görevi de bana düşmüştü. Serin havada yeni patronumuzu beklerken aniden yağmur bastırmış, deyim yerindeyse sucuk gibi olmuştum. Üstelik saçak altında olmama rağmen. Kendisi geldiğinde iyi bir laf sokmayı bile düşünmüştüm artık. Ama arabadan kırmızılı genç bir bayan inince afallamıştım; ne yalan söyleyeyim. Tabii kızma hayallerim suya düşmüştü ama neyse ki yeni patronumuz insaflıymış da bana bir günlük izin vermişti. O zaman kızdığım yağmur şimdi yüreğime ilaç gibi sızıyordu adeta.
Bu olaydan yıllar sonra yine bol yağmurlu bir günde babam vefat etmişti. Hatta mezarına defnederken bile yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyordu. Ama yüreğimdeki yağmurun şiddeti çok daha fazlaydı. Hâlâ ara sıra babamı düşündükçe yüreğimdeki yağmur taşar da artık gözlerimden boşalmaya başlar. Yine de hayat devam ediyor.
Yağmurun bana getirdiği en güzel hediye ise biricik kızım Sedef’ti hiç şüphesiz. Yine yağmurlu bir sonbahar akşamında heyecanların en büyüğünü yaşamıştım. Dışarıda yağan yağmur umuttu, bereketti, mutluluktu, sevinçti o akşam. “Ne kadar da güzel yağıyor Ya Rabbi!” demiştim. Şimdiyse doğum gününe sayılı günler kalmıştı artık Sedef’in. Dokuz yaşına basacaktı. İnsan artık ailesini düşünmeden onlar olmadan yapamıyor.
Şimdi bir okulun önündeydim artık. Uzun zaman önce bendim okul sıralarında; şimdiyse kızım gidiyordu okula. Zaman hızla geçip giderken, geride acı tatlı bir sürü anı bırakıyordu insanda. Yaptıklarından pişmanlık, yapamadıklarından özlem duymamalıydı insan. Hayat öyle veya böyle geçip gidiyordu. Önemli olan insanca yaşayıp, yaşadıklarına şükretmek olmalı.
Like this:
Be the first to like this post.
13 Şubat 2009 -
Posted by egobiyat |
Kategorisiz | acı, aile, anı, ağlamak, çocukluk, özlem, baba, babam, bayan, bereket, beyin, dünya, düşünce, ders, doğum günü, ev, felsefi, gölge, gölgeler, görev, genç, hayat, hediye, ilaç, ilkokul, insaf, izin, kanser, komik, kırmızı, kırmızı ışık, kızlar, lise, mezar, mont, mutluluk, okul, patron, pişmanlık, Rab, saçak, sahne, sarı, Sedef, ses, sevgili, sevinç, sonbahar, sucuk, sıra, taksi, tatlı, umut, vefat, yağmur, yeşil, yolculuk, yıllar, zaman, şükretmek, şemsiye, ıslak, ışık
Henüz yorum yapılmamış.